Manevi yanı çok güçlü olan Henna hamile kaldığını öğrenince çok sevinmiş ve sözünü yerine getirmek istemişti..
Geceleri uyumaz, sözünü yerine getirip getirmeyeceğini düşünürdü devamlı..
Sözü, eğer birgün hamile kalırsa bebeğini mabede adayacak ve bir daha hiç göremeyecekti..
''Bekara kadın boşamak kolaydı''da, ya iş başa düşünce ne olurdu?.. Henüz hamile değilken, hatta daha evlenmeden önce genç bir kızken düşündüğü bu ütopik gerçekle yüzleşince, vermiş olduğu sözün ne kadar da zor olduğunu anlamıştı Henna!...
Ve, gecelerden bir gece sabaha karşı şöyle dedi:
''Rabbim karnımdaki çocuğu herhangi bir şarta bağlamaksızın sana adadım; benden kabul buyur. Muhakkak ki sen Semi'sin, Aliym'sin'' (Al-u İmran- 35)
Artık olan olmuş karnındaki çocuğu adamış ve geri dönüş yoktu!.. Ama ne var ki, Süleyman mabedine adanan çocukların sadece erkek olması gerekirdi ki, bu onların bir inanış ve sünnetiydi...
Zaman gelmiş ve çocuk doğmuştu! O da ne! çocuk bir kızdı ve bu çocuğu mabedin içine sokmazlardı..
Çok üzülmüştü Henna çok, ''Rabbim kız çocuğu doğurdum'' (Al-u İmran- 36) diye ağlarken, yanına, yakın akrabası olan Zekeriya hazretleri geldi ve, ''üzülme, o çocuğu mabede kabul ettireceğim'' demişti...
Zekeriya hazretleri Süleyman mabedinin sevilen Rahiplerinden olduğu için kendisine güveniyordu ve bir gün baş Rahibin yanına giderek: ''Efendim; yakın akrabam olan Henna'nın bir kızı oldu ve henüz bu bebek doğmadan önce mabedde büyümesi için bir söz vermiş'' der!..
Baş Rahip gayet vakur bir davranışla, ''yarın tüm Rahipleri toplayalım ve ortak bir karar verelim'' der..
Ertesi gün toplanırlar. Durum diğer Rahiplere de izah edilir ama ne var ki homurdanmaların önüne geçilemez..
Bu konuda çok ısrarcı davranan Zekeriya hazretlerini kıramazlar ve yalnızca mabedin bahçesinde yaşaması, mabedin ibadet yapılan yerine girmemesi şartıyla kabul ederler..
Anne Henna beş yaşına kadar bebeğini büyütmüştü. Beş yaşına gelmiş, güzel ve çilekeş kızın annesine son sarılacağı gün gelip çatmıştı!..
Bu bebeğin bu kadar cana yakın, bu kadar güzel, bu kadar duru olacağını bilseydi eğer, daha o bebek annesinin karnına bile düşmemişken bir mabede adar mıydı ?..
Bir gün Zekeriya hazretleri gelip Henna'nın kucağından bebeği aldığı zaman, sanki yüreğinden tel örgü çekilmişti.. Günlerce ağladı Henna!!...
Artık O'nu hiç göremeyecek ve hiç sarılamayacaktı.. O, annesinin biricik kızı Meryem'di!...
Zaman zaman geceleri rüyasında gördüğü kızının hasretine dayanamıyor ve O'nu görme hasretiyle tutuşuyordu...
Bir gün, çocukluğundan beri arkadaşı olduğu kadın, ''gel seni Kudüs’e götüreyim ve Meryem'i gör'' dedi... Sevinçten kalbi duracaktı neredeyse Henna'nın....
Yaklaşık bir hafta kadar yol gittikten sonra Kudüs’e vardılar ve mabedin bahçesini gören küçük bir penceresinden içeri baktılar durdular...
Zekeriya hazretleri küçük kıza mabedin bahçesinde küçük bir kulübe yapmış ve o kızcağız tüm gün bu kulübede yaşardı.. Ama gündüzleri kulübeden çıkmaz, yalnızca geceleri bahçeden su aldığı söylenirdi!....
Derken gece yarısı olmuş, iki kadın umudunu yitirmişken küçük kız kulübeden çıktı!..
Annesi O'nu gördüğünde haykırmak ve sarılmak istedi ama bunu yapamazdı. Sanki bir taş yutmuştu kadın!.. Öylece seyrediverdi kızını...
Kız, sularını doldurduktan sonra yine kulübesine gitti..
Ertesi gün annesi bitkin olarak tekrar köyüne döndü ve kısa bir zaman sonra kızının hasretine dayanamadığı için öldüğü söylendi!...
Günler, aylar ve yıllar geçti. O küçük kız artık büyümüş ve Süleyman mabedine giren ilk kız olduğu için Yahudiya'da, hatta Roma'da bile ünlenmiş, O'nu ziyarete gelenlerin sayısı artmıştı.. Ama sadece dışarıdan bakarlar, sırf bir kaç dakika O'nu görebilmek için günlerce yol kat ederlerdi...
Zaman zaman mabedden uzaklaşırdı Meryem.. Diz kapakları sabahlara kadar diz çöktüğü için gelişememiş ve çok uzaklara gidemezdi!...
Yine o gecelerden bir gece bütün Kudüs uyurken O, ''güneşin doğacağı yöne çekildi'' (Meryem- 16)
“Hakikat ilminin doğacağı yöne” beynine, öz benine yönelmişti Meryem!..
İşte o anda, ''O'na Ruhumuzu irsal ettikde, tam bir beşer olarak göründü'' (Meryem- 17)
Artık, beyninin hakikati olan Ruhu, yani “aslı SIRF İLİM olan bilgi okyanusunu” BİR BEŞER OLARAK görüyor.,. O'nunla bütünleşebiliyordu... Aslı TEK olan HAYAT ve İLİM kaynağı olan DATA ile bütünleşmişti Meryem!!!...
Kendi hayatının ve diğer tüm mahlukatın hayatının TEK olduğunu farkedince, aslında tüm varlıkla BİR BÜTÜN OLDUĞUNU BİLİNCE (İlim), ''Rahmanıma sığınırım senden'' (Meryem- 18) diyerek, müşahadesini perçinleştirdi...
Beynindeki Rahman’ a sığınan, hayatın tümüyle bütünleşen (Hayat), bütünleştiği tüm hayatın var ettiği canlıların öz'ünü bilen (İlim), içsel üretimler, mucize sayılacak kadar hayret verici bilgiler açığa çıkartabilmeye başlayan (Kudret) Meryem, ''Bana bir beşer dokunmadığı halde, ve ben iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl bir oğlum olur?'' (Meryem- 20) diyerek; BU ÖZ'ELLİKLERİNİ BEŞERDEN GİZLEDİ !!!...
Aslında, ''O bana kolaydır'' (Meryem- 21) diyerek tüm bu gerçekleri dillendirmesi gerekirken, ''Artık ben Rahman için bir oruç adadım ve beşerden kimse ile konuşmayacağım'' (Meryem- 26) diyerek, kendisinin bu ulvi yaşantısına KÜFREDERLER DİYE GİZLEDİ !...
Suskun ve mutlu bir şekilde, bebeği kucağında olarak Kudüse geri döndü! Döndüğünde, ''Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü birisi değildi. Anan ise iffetsiz bir kadın değildi'' (Meryem- 28) sözlerine muhatap olan Meryem, ''kundaktaki çocuğu göstererek'' (Meryem- 29); BU SIRLARI O'NDAN DİNLEYECEKSİNİZ der gibiydi....
Rahmaniyetin TEKİLLİĞİYLE bütünleşmiş olan Meryem'i görenler, ''senin anan iffetsiz bir kadın değildi'' (Meryem- 28) diyerek, ''senin ailende böyle bir yaşantı yaşayan yoktu!.. Sen nasıl oldu da, böylesine evrensel olup, evrenin tamamıyla BÜTÜNLEŞTİN?'' demek ister gibiydiler!!!...
Çünkü iffetsizlik; herhangi bir din, töre, ahlak ve şartlanma ile şartlanmamaktır ki, sonucu TEK OLAN RAHMAN İLE BÜTÜNLEŞMEKTİR... !
Rahman; hayat, ilim, irade ve kudret gibi kuvveleri kendi beyninde bulup; aslında tüm bu kuvvelerin BİR BÜTÜN OLDUĞU YAŞANTISIDIR ki, kendini bir beden olarak hissetmenin son bulduğu noktadır...
Yani; hayat, ilim, irade ve kudretin aslında bir TEK olduğunu ve hatta tüm bu sıfatları beyninde bulduktan sonra, aslında tüm bu sıfatların tüm canlıları kapsadığı hissinden yola çıkarak, her canlı ile bütünleşmektir Rahmana sığınmak...
Her canlı ile Hayatın tek olan yönünden bütünleşip, her canlının öz'ünü bilmektir RAHMANA SIĞINMAK ki, yaşantısı SUSMAYI GEREKTİRİR!...
Çünkü hayret makamıdır!...